Haber Detayı
09 Ocak 2021 - Cumartesi 12:25 Bu haber 4778 kez okundu
 
SARIKAMIŞ YENİDEN DİRİLİŞİN DESTANIDIR
GÜNDEM Haberi
SARIKAMIŞ YENİDEN DİRİLİŞİN DESTANIDIR

Şanlı tarihimizde babalar hep sefere, cihada gitmiş, nice oğul, kız, arazi, toprak, ekin ve tarla öksüz kalmış, bundan dolayıdır ki adımız “Müslüman”, soyadımız “Şehit Oğlu Şehit” olmuştur. Akifimiz bu gerçeği şöyle ifade etmektedir: Ey şehit oğlu şehit isteme benden makber! Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber!

 

SARIKAMIŞ YENİDEN DİRİLİŞİN DESTANIDIR

Cenabı hak, sözün en güzelini söylemeyi ve en güzeline uymayı bizlere nasip eylesin. Bir milleti millet yapan değerlerin başında vatan, bayrak ve ezan gelmektedir. Vatan toprağını canınız pahasına korur, şehit kanlarıyla sular, sonra da şehitlerimizin kanının sembolü olan bayrağı oraya dikersiniz, şehadetleri dinin özü ve temeli olan ezanları orada özgürce ve gururla okursunuz. Çünkü bayrak ve ezan, hürriyetin ve bağımsızlığın iki önemli sembolüdür.

Milli geleneğimizde devletler, iman ve mücadele ile fethedilir; ilim, tevhit ve vahdet ile muhafaza edilir. Vahdetin yok olması halinde iman, mücadele ve kahramanlıkla elde edilen topraklar elden çıkar ve zâyi olur. Bu sebepledir ki Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Allah’a ve Resûl’üne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider. Sabırlı olun. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.[1] Buna göre tefrikaya maruz kalan milletlerin rüzgarı ve güzel kokusu gider; yani hem enerjisi hem de sinerjisi yok olup gider. Daha açık bir ifadeyle sahip oldukları imkânları, gücü ve kuvveti, ilim, irfan, hak ve hukuk uğruna kullan(a)mayan milletler, batıl karşısında gevşemeye ve ardından birbirleriyle uğraşmaya ve çekişmeye başlar, sonuçta güçlerini ve devletlerini kaybederler. Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy bu hakikati çok güzel ifade etmiştir:

Girmeden tefrika bir millete düşman giremez,

Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez!

Müslümanlar olarak bizler, Allah’a ve Peygamberi’ne itaat etmekle emrolunduk. Yüce Allah’a itaat, adalete, hakka ve hukuka boyun eğmek; Peygamber’e itaat ise adaletin, hak ve hukukun gereğini yerine getirmek için bütün imkânları seferber etmektir. Dolayısıyla Allah’a ve Peygamberi’ne itaat edip teslim olmakla, tevhidi ve vahdeti ayakta tutmuş, imanımızı ortaya koymuş ve Allah katında üstünlüğümüzü tescil etmiş oluruz. Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Gevşemeyin ve üzülmeyin; eğer gerçekten müminler iseniz mutlaka en üstün gelecek olanlar sizlersiniz.[2] Başka bir ayette şöyle buyrulmaktadır: “Düşman topluluğunu izlemekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı duyuyorsanız, kuşkusuz onlar da sizin acı duyduğunuz gibi acı duyuyorlar. Üstelik siz Allah’tan onların ümit edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.[3] Yani zalimleri ve düşmanlarımızı tanıma, izleme ve onlara karşı kuvvet hazırlama konusunda hiçbir şekilde gevşeklik göstermemeliyiz. Yine başka bir ayette şöyle buyrulmaktadır: “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Onlarla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutursunuz.[4] Hz. Peygamber Efendimiz bu ayeti açıklarken “Dikkat edin, burada kast edilen kuvvet, atmaktır,” buyurmuştur. Dolayısıyla düşmanlarımızı sindirmemiz ve sebep olacakları fitne, fesat ve tahribatın önüne geçebilmemiz için en güçlü silahları üretmeli ve atış gücümüzü en yüksek seviyeye çıkarmalıyız. Böyle yaptığımız halde hala bir takım kayıplar verir ve acılar çekecek olursak yüce Allah’ın şu müjdesine mazhar oluruz: “Eğer siz bir yara almışsanız, (size düşman olan) o topluluk da benzeri bir yara almıştır. Böylece biz, Allah'ın gerçek müminleri ortaya çıkarması ve içinizden şahitler edinmesi için, o günleri insanlar arasında döndürür dururuz. Allah zulmedenleri sevmez.[5] Yani cihat meydanlarında vatan ve mukaddesat uğrunda mücadele ederken başımıza gelebilecek musibetler, elbette diğer kavimlerin de başına gelmiştir. Mümin olmamız, asla musibete uğramayacağımız anlamına gelmemelidir. Ancak mücadeleyi en güçlü, en akıllı, en gayretli ve en dirayetli tarafın kazanacağını da unutmamalıyız.

İslam’da cihat, hak davanın şahitlerinin ve şehitlerinin tespit edilmesi, hakkı üstün tutan salih kulların galip gelmesi, küfrün ve inkârcıların tamamen ortadan kaldırılması için Yüce Allah tarafından emredilmiş önemli bir farzdır. Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Böylece Allah, iman edenleri arındırmak ve küfre sapanları mahvetmek için böyle yapar.[6]

Yüce dinimizin bize gösterdiği yüce ideallere baktığımızda şu gerçeği net olarak görebiliriz: Hayatta girişilen herhangi bir mücadele, iyilerle kötüler arasında değil de, iyilerle en iyiler arasında yürütülmektedir. Bunun için yüce kitabımızda da birçok ayet-i kerimede ‘hasen’ (iyi) sözcüğünden ziyade ‘ahsen’ (en iyi) sözcüğünün kullanıldığını görmekteyiz. Buna örnek olarak şu ayetleri sıralayabiliriz: “Kötülüğü en güzel bir şekilde sav.[7]; “Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et.[8]O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için..[9] Yani Müslümanlar olarak biz, en iyi konuşmalı, en iyi düşünmeli, en iyi davranmalı, en iyi çalışmalı, en iyi üretmeli, en iyi yarışmalı, en iyi mücadele etmeli ve en iyi bir hayat yaşamalıyız. Böyle davranmamız halinde ancak rahat ve müreffeh sonsuz bir hayatı hak etmiş olacağız. Yüce Rabbimiz bize hitaben şöyle buyurmaktadır: “Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete girivereceğinizi mi sandınız?[10] İşte bu hakikati şiar edinen ecdadımız, bu uğurda nice canlar feda ederek bu vatanı, bu bayrağı ve bu ezanı bize emanet bırakmışlardır. Bu topraklarda nice şehitlerimizin imanı, canı, kanı, ruhu, sevdası ve aşkı vardır. Bu hakikati Milli Şairimiz Mehmet Akif şöyle dile getirmektedir:

Eşele bir yerleri örten karı,

Ot değil onlar, dedenin saçları!

(…)

Öyle meşbu-i şehadet ki bu öksüz toprak,

Oh, bir sıksa adam otları, kan fışkıracak!

Şanlı tarihimizde babalar hep sefere, cihada gitmiş, nice oğul, kız, arazi, toprak, ekin ve tarla öksüz kalmış, bundan dolayıdır ki adımız “Müslüman”, soyadımız “Şehit Oğlu Şehit” olmuştur. Akifimiz bu gerçeği şöyle ifade etmektedir:

Ey şehit oğlu şehit isteme benden makber!

Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber!

Her karışında şehit kanı ve bedeni bulunan bu aziz vatanımızı anlatırken milli şairimiz şöyle der:

Dışı baştan başa bir nesl-i kerimin yâdı;

İçi boydan boya milyonla şehid ecsâdı.

Enbiya ve evliya yurdu, ata yadigârı bu güzel vatanın taşını ve toprağını canımızdan ve kanımızdan aziz bilerek, ona karşı görev ve sorumluluklarımızı en güzel şekilde yerine getirmeli, yıkık bir türbenin bile kıymetini bilerek onu imar etmeli ve gelecek nesillere emanet olarak bırakmalıyız. Bu hususta kurtuluş savaşının her anını bütün benliğiyle yaşayan Akifimiz şöyle der:

Enbiya yurdu bu toprak; şüheda burcu bu yer;

Bir yıkık türbesinin üstüne Mevla titrer!

Bizler, bu hakikati serhat şehirlerimizden biri olan Kars’ta net olarak görmekte ve hmekteyiz. Nitekim serhat şehirlerimizin her biri, adeta ülkemizin koruyucu surları ve kilitleri gibidir. Örneğin içinde dalgalanan bayrak ile Kars Kalesi, maddi bir kilidi simgelerken, semalarını süsleyen minareler, yankılanan ezan sesleri, kahraman mücahitlerin ve Allah dostlarının mümessili olan Şehit Ebû'l Hasan Harakâni’nin Türbesi manevi bir kilidi simgelemektedir. Ülkemizin batısında Çanakkale’de kendini feda eden 250 bin şehit ile doğusunda Kars Sarıkamış’ta toprağa düşen 90 bin şehit, bu toprakların hamuru, mayası, ruhu, tapusu ve özünü oluşturmaktadır. Bu şehitlerin tamamı Akifimizin ifadesiyle bize şöyle seslenmektedir:

Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı!

Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı!

Kars’ın manevi mimarlarından olan Şehit Ebû'l Hasan Harakâni, Allah dostu bir ârif olmakla birlikte hem hak uğruna, hem halk uğruna, hem de vatan uğruna camide sözünü esirgememiş, cephede de çarpışmaktan ve şehit düşmekten geri kalmamıştır. “İlahi! Her koşulda senin ve Resul’ün bendesi, halkının hizmetçisiyim!” sözü ile davasını açıkça ortaya koymuştur. Harakâni gibi kahramanlar, hem Sarıkamış’ta hem de Çanakkale’de korkusuzca şehit olunca o zamanki haçlı zihniyeti ve düşmanlar, adeta şöyle bir karara varmışlardır: “Bu millet ile cephede baş edilemez. Öyle ise bundan sonra tefrika ve hile ile bu milleti parçalayalım.” Bu karar, alındığı andan itibaren günümüze değin sahipleri tarafından harfiyyen uygulanmaya devam edildiğini görmekteyiz.

Çanakkale’de, Kars’ta, Iğdır’da ve memleketimizin bütün vilayetlerinde şehitliklerimiz bulunmaktadır. Bununla birlikte Çanakkale ve Sarıkamış cepheleri arasında çok önemli benzerlikler mevcuttur. Örneğin bu iki cephede de bir vatan mücadelesinin yanı sıra tevhit mücadelesi verilmiş, ülke içinden ve dışından gelen Müslümanlar, kardeşleriyle yan yana ve omuz omuza çarpışarak şehit düşmüştür. Buradaki şehitler arasında Sofya, Üsküp, Kosova, Kudüs, Şam, Halep ve Süleymaniye gibi vilayetlerden gelen kahramanların isimlerini okuyabiliyoruz. Bu anlamda Çanakkale’de olduğu gibi Sarıkamış şehitliği de, kardeşliğin sarsılmaz bir abidesi olarak kıyamete dek yaşayacaktır.

Sarıkamış, tıpkı Çanakkale gibi ülkemizin doğusunun bir kilidi olmuştur. Hatırlayalım İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet, Çanakkale boğazına hâkim bir yere, bir kale inşa ettirip oraya ‘Kilitbahir’ ismini vermiştir. Kilitbahir, denizin kilidi demektir. Fatih, bu kilidi kapatıp sonraki nesillere teslim ettiği gibi Çanakkale destanını yazan kahraman ecdadımız tam da bu noktada; yani Kilitbahir’de düşman gemilerini denize gömmüştür.

1914 yılında mukaddesatımız uğruna, Allahuekber Dağları’nda canlarını hiç çekinmeden feda eden şehitlerimiz, burada hiç unutulmayacak bir destan yazdılar. Hepsini rahmet, minnet ve şükranla anıyor, ruhlarının şâd olması için Yüce Rabbimize niyaz ediyoruz. Torunları olarak bugün bize düşen, onların sarsılmaz imanlarını, sadakatlerini, gayretlerini ve hedeflerini kendimize şiar edinmektir. Onlara samimi bir dil ve sevgi dolu bir yürekle şöyle seslenmek istiyoruz: “Aziz Şehitlerimiz! Torunlarınız olarak huzurunuzdayız. Sizler Allahuekber Dağları’nda bir destan yazdınız. Burada fedakârlığın, tahammülün, inancın ve sevdanın olduğu kadar kahramanlığın ve kardeşliğin de destanını yazdınız. Sizin yazdığınız bu destana sahip çıkacak, sizin kutsal emanetinizi asla ve asla yere düşürmeyeceğiz. Canınızla ve kanınızla sahip çıkıp koruduğunuz bu aziz vatana en az sizin kadar sahip çıkacak, onu yaşatmaya, büyütmeye ve ileriye taşımaya devam edeceğiz. Aziz ruhlarınızı ve şehit bedenlerinizi asla incitmeyeceğiz. Bize en büyük vasiyetiniz olan kardeşliğe, birliğe ve beraberliğe; yani tevhide ve vahdete en ufak bir halel ve zarar getirmeyecek, tıpkı sizler gibi kardeşliğimize kastetmeye çalışan dâhili ve harici düşmanlara karşı göğsümüzü siper edeceğiz. Sizler Sarıkamış’ta Allahuekber Dağları’nda omuz omuza çarpışarak şehitlik mertebesine eriştiniz. Sizden aldığımız ilhamla vatan ve mukaddesat uğruna, hakkın, iyiliğin ve adaletin bütün dünya hâkim olması için canla başla çalışacak ve bu uğurda mücadelemizi var gücümüzle sürdüreceğiz.” Bu sözü verdikten sonra Büyük Şairimiz Abdurrahim Karakoç’un çok manidar şu telkinini hiç unutmayacağız:

İmzan varsa tarihinde dününde,

Set oldunsa düşmanların önünde,

Milleti kahreden acı gününde,

Gözyaşı dökersen, bu vatan senin!

Hz. Ali (r.a)’a nispet edilen “Vatan sevgisi imandandır” sözü mana itibariyle sahih bir sözdür. Hz. Ömer ise (r.a) “Allah ülkeleri vatan sevgisi sayesinde mâmur etmektedir” buyurmuştur. Atalarımız da vatan sevgisini şöyle ifade etmişlerdir: “Bülbülü altın kafese koymuşlar, ‘ah vatanım’ demiş.” İşte bunun için Şairimiz Mehmet Akif bizi uyararak diyor ki:

Hem vatan gitti mi, yoktur size bir başka vatan;

Çünkü mîrasyedi sâil kovulur her kapıdan!

Göçebeyken koca bir devlete kurmuş bünyâd;

Çerge hâlinde mi görsün sizi kalkıp ecdâd!

Rabbim cümlemizi nefsine yenilmeden ve gaflete düşmeden, daima uyanık bir şekilde vatan ve mukaddesat için çalışan, bütün imkânlarını bu uğurda sarf eden, gerektiğinde canını seve seve feda edebilen salih kullarından eylesin. Hepinizi Allah'a emanet ediyorum.

 

Mustafa TEKİN

IĞDIR İL MÜFTÜSÜ

 

[1] Enfal Suresi, 8/46.

[2] Âl-i İmran, 3/139.

[3] Nisa, 4/104.

[4] Enfal, 8/60.

[5] Âl-i İmran, 3/140.

[6] Âl-i İmran, 3/141.

[7] Fussilet, 41/34.

[8] Nahl, 16/125.

[9] Mülk, 67/2.

[10] Âl-i İmran, 3/142.

Kaynak: Editör:
Etiketler: SARIKAMIŞ, YENİDEN, DİRİLİŞİN, DESTANIDIR,
Yorumlar
Haber Yazılımı